Bir İç Sıkıntısı Kesiti için Topografya Oluşturma Denemesi - Şakir Özüdoğru

Garip: son günlerde sürekli kullandığım sözcük. Gerçekten garip. Acıya da hazza olduğu gibi masalar dar geliyor. Nasıl hazzı paylaşmak için baş başlıklar, yataklar, çarşaflar, boş odalar, uzaklaşmalar gerekiyorsa, acı için de yalnızlıklar, sessizlikler, uzaklıklar, uzun geceler, dil’e getirilemeyenin bir iç sıkıntısı tarafından el enseye alınmış bir zamansızlık gerekiyor. Sözcükler, hep aynı sözcükler, belki sadece bir isim, belki sadece bir anıyı canlandırıverecek bir iki harf, bir koku… hepsi o yoğunlukta birikiyor. Orgazm çığlıkları arasında içindekini ötekinin içine boşaltırken de tek bir notada ısrar eden insan, acının en yoğun seyirlerine ulaştığı yerde de aynı sesi tekrar edip duruyor. Kafatası katafalkında inleyip zırvalayan bir garip kakafoni! Garip, durmadan garip!

Madem karşılıklı tek bir söz etmeyeceğiz, neden benimle bu kadar içli dışlı duruyor bütün bu ağaçlar, sular ve karanlık? Minik yaşamların, minik ve sağlam olduğunu sandığı zeminleri vardır; güven duyma ihtiyacı ve korkuları. Sokaklarda koltuklarını kabartarak yürürken insan denen yaratık, arkadaşına selam verirken, bakkaldan sigara alırken bunların gelgitindedir. İnsan kümelenmelerinin kendi içindeki kusursuz görünen işleyişi her zaman bana garip! gelmiştir. Otobüsler işler, bakkallar gündüzleri açıktır, bazen geceleri bile; bilet gişelerinden belirli saatler arasında bilet alınabilir, lokantalarda yemekler yenir, birbiriyle hatta kişinin kendiyle bile ilgisiz işler yapılır, onun karşılığında barınılır, beslenilir, sevişilir ve cemiyet içinde bir yerlere gelinir. İş, iştir; oradan çıkınca bira içilir, rakı içilir, şarap içilir; oradan buradan sohbetler edilir. Dünyanın her yerinde insanlar birbirileri ile zaman geçirir. Sürer bu, aksamaksızın yüzyıllardır süreğen bir düzendir ve bu çok gariptir!  

Sonra bir gün her şey durur, tıkır tıkır işleyen her şey duruvermiştir; bu şeylerin içinde sürünüp giden özne, birey denen şey çakılmıştır. Bir haber işitmiştir, biri ona bir şey demiştir, aklına bir şey gelivermiştir: “dünya dediğin, yaşamak dediğin şey nedir ki ulan?!” deyivermiştir. Her insan yavrusu gibi anası babası kardeşleri vardır, arkadaşları, dostları; hadi bunu da ekleyelim bir sevgilisi bile vardır ama bir gün dünyanın bir yerinde bir anda çakılıp kalıvermiştir: evet, bu nedir lan deyivermiştir!

Ve her şey gibi, her şeyin nasıl olduğunu anlamaya çalışan o yalnızlık gibi çakılınıverilir.

Bu çakılınılan yer, evrenin büzülme noktasıymış gibi sıkar etini bireyimizin; etrafındaki bütün gösterenlerin işaret ettiği bir parçalanma sürecinde ne olduğunu zaten hiç bilmediği bir bütünü inşa etmeye çalışır o öznecik. Renklerden kimi duygular, kokulardan kimi arzular, dokulardan kimi anlamlar; reklam panoları, televizyon diziler, çizgi romanlar, romanlar ve sayfa sayfa kuram kitapları… akıp giden görüntüler, havayı ağıtlaştıran sözler, çarpıp durduğu labirentlerin duvarlarında bir belirip bir kaybolan insan yüzleri. İnsanoğlu doğumda ve ölümde yalnız olduğu gibi, en basit, en yüzeysel, en sıradan şeye dalıp gittiği o tefekkür anında da yalnızdır. Diyelim ki, mekân bir tatil yeridir; çadırların arasında tahta bir masada sonuna gelinmiş bir küçük rakı, birkaç kutu bira, masayı aydınlatmaya çalışan bir küçük fener; rüzgârın uğultusu ve buğulu bellek oyunları… bütün bunların yanında uzaklığı, uzaklığın gerekliliğini ve ehemmiyetini dikte eden kadın ve erkek suretleri; her şey toparlanıp derlenmek için, yaşamsal bir harita çıkarmak için sahneye çıkmaktadır. Böyle zamanlarda insanoğlunun beynini, kalbini ve midesini birbirine bağlayan triger kayışı en hissedilebilir kıvamına ulaşır. Rakı önce ağızdan mideye akmış, kalbi ve beyni dolaşım sisteminin mucizevî işleyişi sayesinde aynı anda vurmuştur! Aklın hükmüyle kalbin yırtıklarını dikmek imkânlı değildir; nasıl kalbin çırpınışları ile aklın katı yüzeyini yumuşatmak mümkün değilse. İçinde yetişen devasa kaktüsü bir bütün olarak dışına çıkarıp, bedenini kullanarak onunla bütünleşmek isteyen özne, hayatının yapboz parçalarının bitmek bilmeyen ezgisinde bütün amaçlarından sıyrılmış bir biçimde durmakta, içini kıvrandıran acıyla, bedeninin bir araya geleceği an’ı arzulamakta ve biran önce yağmasını özlediği yağmurdan medet ummaktadır. Yağmur umursamazdır; gökyüzü, kendi halinde bir doğa parçasına atfedilen o büyük düşlere karşın insanın tek başına kaldığı o anda sadece ve sadece üçüncü sınıf bir izlenimci tablo kıvamında kıvrılmaktadır. O güne değin gözün tekrar tekrar eskizlerini yaptığı doğa hiç olmadığı bir matlıkta çevreyi kuşatmaktadır. Birkaç metre ilerideki üç beş çalıdan meydana gelen koruluk bir ağıtlar ormanı kadar büyümüştür ve bu ormanın içinde uçuksuz bucaksız bir anılar bataklığı konumlanmıştır. Bir ağaç kulağına eğilir, “sana en yakın olanın adını açıklayacağım,” der. Bu sözcükler beynin kıvrımlarına çarparak parçalanmış, her bir harf sırçalar halinde aklın kendini kendine kabul ettirmeye dirayet ettiği büküm noktasına saplanmıştır. Hiçbir şey duymak, görmek, hissetmek, koklamak, tatmak istemeyen beden kendi içine dönmüş, ağacın teklifini en yakınında bulduğu bir dal parçasını sımsıkı tutarak, tek bir söz söylemeden geri çevirmiş, önünde duran masayla birlikte, aklının sahnelediği alegorik oyunların tam göbeğine, karşındaki karanlığın içine savurmuştur. Durmak, iç sıkıntısının buyurucu sesinde soluklanmak, bir adım ötesine, bedenin sınırlarını keşfetmeye meyledeceği o uçuruma bir adım daha yaklaşmamak için o sesin tınısına bürünmek gerekmektedir. Bu noktada, iç sıkıntısı, iç sıkıntısını yardıma çağıran bünye için, bir azizenin kutsal ikonaların karşısında istemsizce, sarsıla sarsıla yaşadığı orgazm gibi, öznenin nihai yok oluşunun bir simülasyonuna dönüşen küçük ölümüdür. Şiddet yüklü bir bıkkınlığın, aynılığın, tekrarın; metrelerce yükseklikte ve genişlikteki yüzlerce yıllık kötülük ağaçlarıyla çevrelenmiş olan o boşluğun, sürüp gidebileceği, kendini biraz daha genişletebileceği yegâne zemini ve aynı zamanda kusulup bir an evvel bünyenin dışına atılmak istenen bütün toksinin bırakabileceği kurtuluş umudunu yeşerten topraktır.

 

İç sıkıntısı, anıların birbirine sarmallandığı bu büzüşme anını, karanlığın yardımıyla bir patlamaya çevirir. Kalem tutarken titrek bir el, havada dolanan anlaşılmaz sözler, bir renk cümbüşü içindeki tokatlar, dudak hareketleri, karmaşık jestler, ince sentetik çoraplar içindeki küçük ayaklar, kocaman renkli gözler, mavi önlüklü sevimsiz ve sümüklü çocuklarla dolu bir oda, tamamen yanlış akortlarla çalınan hüzünlü şarkılar, dolaplar dolusu kıyafet, birbirine girmiş kadın bedenleri, mahalleyi haftanın her günü aynı saatte hacı kokusuna boğan ak sakallı bir dede, mahallenin çocuklarının bozuk paralarını vererek hayatlarında ilk kez canlı bir vajina görmelerini sağlayan bir deli ve yaşlı kadının buruşuk yüzü, sadece toz topraktan meydana gelen uçsuz bucaksız bir arsa, aynanın karşısındaki her ay değişip duran surat, dinmeyen baş ve mide ağrıları… Artık yaşanmışlığının hiçbir şey ifade etmediği bir uzun zamanın anlarının devasa bir kristalin parçalanışı gibi sırça sırça etrafa saçıldığı süpernova patlamasını sindirmeye çalışır beyin denen sinir kütlesi. Gariplikte, teklikte, tekrar edilemezlikte ve anlatılamazlıkta, ayaklardan başlayan ve soğancıkta sonlanan bir titremeyle sakinleşir organizma. Burada, bu zirvenin titrekliğinde bedendeki bütün delik ve gözeneklerden dışa akan sıvı artık ter, gözyaşı, kan ve sidik değil, iç sıkıntısının ete kemiğe büründürülüp dışa taşmasının hazzının orgazm suyudur.   

(Spleen Fanzin'in 1. sayısında yayımlanmıştır.)