okan çil - hayır efendim ontoloji antep mutfağına özgü bir histir / ağustos 2015

 

Okan Çil, 1986’da İzmir doğumlu. Kafkas Üniversitesi Tarih Bölümünü yarıda bıraktı. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarım ve Yazarlık Bölümünden mezun oldu. Öyküleri çeşitli dergi ve fanzinlerde yayımlandı. 2015 Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneğinin düzenlediği yarışmada “Övgüye Değer Dosya” ödülüne layık görüldü. Şimdilerde senaristlik yapıyor. Domateslerin katil olabileceğine inanıyor ve San Francisco’lu çocuklar için endişeleniyor.

Bunların yanı sıra dili gündelik hayata yaslarken telaşsız bir özgüvenle insanın bilinçaltı serüvenine dalabiliyor. Tuhaf bir sezgiyle azınlığın, ötekinin, yaralanmış olanın, tekmelenenin, yoksulun, baştan kaybetmiş olanın dünyasından yakaladığı durumları dramatikleştirmeden nesnel bir mesafeden aktarıyor. Bu mesafe öykünün sonunda erirken belki de hınzır bir şekilde gülümsüyor kendisi. Ondaki bu ironik anlatımı seviyorum. Takip ettiğim, oldukça umutlandığım dost bir kalem. Gard’a hoş geldin Okan Çil…

Nilüfer Altunkaya


 

 

 

 

hayır efendim ontoloji antep mutfağına özgü bir histir

okan çil

 

  

 

 

Atatürk Lisesi mezunlarının bilmem kaçıncı fahri buluşması için toplanmış, güzel bir yemeğin ardından rakıya sarmıştık. Aradan da bayağı bir zaman geçtiğinden midir artık, pek kalabalık sayılmazdık. Zaten kimi şehir değiştirmiş iş güç derdinde, kimi evinden çıkmaya tenezzül etmemişti bile. Gelenlerin çoğuysa cakasını satıp erkenden kalkmış ve Facebook’ta etiketlenen fotoğraf beğenilerini saya saya uykuya dalmıştı. Erkan ve karısı hala oturuyordu ama. Semih’se nişanlısından yeni ayrılmış. Piç Semih, derdik ona. Eski sevgilisiyle basılınca tabii...

Saat gece yarısını geçmiş, dilimiz peltekleşmeye başlamıştı. Kış günü olduğu için de restoran neredeyse boştu. İşimize gelmişti; ikram mezelerden, şarkı isteklerine, dallas biralardan, çiçekçi teyzelere kadar her şey elimizin altındaydı. Hesap kabarık olduğundan pek ses etmiyorlardı, ama yanımızdan ayrılmayan esmer kominin tüm sülalemizi elden geçirdiği her halinden belliydi. Canı sağ olsun.

Kalkmaya yakın iddiaya tutuştu bizimkiler. Yok efendim, bunca şeyin üstüne tekila içersin, içemezsin… Bardağım dolu olduğundan bana bulaşmadılar neyse ki. Durdum izliyorum. Erkan’ın karısı varla yok arası bir şey zaten. Ne duysa, hı-hı, deyip gülümsüyor mübarek.

“Shot ne oğlum, şişe getirin, şişe!”

Semih hep böyledir işte. Siz bir dersiniz, o beş anlar. Balığa çıkacak oluruz, gider tekne kiralar. Hatta arabayı çaldırmış bu geçen sene, karakol işlemleriyle bile ailesi ilgilenmiş. Zengin çocuğu işte, n’apacaksın.

Birkiüç, deyip vuruyor, yüzlerini ekşitip limona sarılıyor, ama bir yandan da bizi kesiyorlar. Erkan dayanıklı adam. Allah’ı var, iyi içer. Sinirli de az biraz. Çocukken de böyleymiş.

Otuz beşliği bitirdiler bitirmesine, ama kimse yıkılmadı. Kusma falan da yok yani, o derece. Nereden gaza geldiysem yarım kadehlik rakıyı da ben fondipledim. Gülüşüp sohbet ediyoruz. Adet bu ya, son şarkı olarak da Zeki Müren istemişiz.

İşaretimizle beraber hesap geliyor. Semih hepimizden hızlı, alıveriyor sümeni. Elini cebine atmasıyla Erkan giriyor devreye, başlıyor çekiştirmeye. Ya bir durun beraber hallederiz, dememe fırsat vermeden savuşturuyorlar beni. Doğru düzgün bir işim olmadığı cümle alem tarafından biliniyor zaten. Akılları sıra kıyak yapacaklar.

Sümeni kaptırmamak için ayağa kalkıyor Semih, cüzdanı çıkarıp eşelemeye başlarken yere düşürüyor her şeyi. Erkan davranıyor bu sefer, karısından tarafa dönüp günahımıza bakıyor, ama Semih gözü karartmış bir kere, öne doğru yaptığı hamleyle bütün bardakları deviriyor. Üstümüz başımız sırılsıklam. Garsonlar yetişiyor imdada. Hepsinin dilinde ayrı bir küfür.

İnce atışmayla başlayan sümen savaşı katlanarak devam ederken, ayıp olmasın, diye bir şeyler geveliyorum arada. Kahramanlık yapacak halim mi var? Kirayı ödeyemedik daha. Erkan’ın karısıysa benden beter. İyice köşeye sıkışmış yazık, öldü ölecek.

Şef garson post makinesiyle araya girince işler iyice kopuyor. Ne sanıyorsun lan sen beni, diye bağırmaya başlıyor Semih. Kendi sesine hayran popçular gibi yüksek perdeden hem de. Erkan’ın kaşları çatık, burnundan soluyor, ama sessiz. Aniden salladığı yumruk, cuk, diye oturuyor ve pantolonum bir çatal haydari atıyor ağzına.

“Ben varken, sen kimsin lan yavşak!”

Garsonlar araya girip Semih’i kaldırmaya çalışıyor, hep birlikte ettiğimiz onca laf sinek vızıltısından farksız. Erkan’ın emriyle post makinesi tekrar geliyor. Şifreyi giremeden yere düşüyor o da. Semih bel altından girmeye devam ediyor. Yerde bayağı bir debeleniyorlar. Küfür kıyamet gırla.

Yerdeki yemek bıçaklarından birini kavrayan Semih, artık nereye denk gelirse var gücüyle savuruyor. Bıçak kör, bir boka yaramıyor ya, Semih bu, illa sokacak. Erkan daha fazla tahammül edemediğinden gücünü toplayıp tek hamlede kalkıyor ayağa. Belinden çıkardığı silahla iki el ateş ediyor. Semih acı içinde bacağına yapışmış tıslarken, Erkan aynı sertlikle bakıp hesabı hallediyor. Üç, beş lira da bahşiş bırakıyor sonra.

Hep beraber ayaklanıyoruz. Ağzımızdan sigara gibi sarkan iyi sabahlar eşliğinde, Semih’i kaldırıp iki yanına değnek oluyoruz. Caddeyle aramız birkaç metre. Uzaktan bir taksiye el ediyoruz. Semih biraz olsun kendine geliyor.

“Her seferinde aynı şey! Bir sıraya koyalım artık şunu?”

“Seneye görüşürüz Erkan! Bu sefer sikeceğim belanı!”

Taksiye sığışıp kapıları çekiyoruz. Neyse ki içerisi sıcak. Semih önde, biz üçümüz arkadayız. Arnavut kaldırım üstünde sallana sallana gidiyoruz.

“Kaptan şu öndekini ilk acile atıyoruz. Arkadaşı Üçyol’da bırakacağız. Sonrasını tarif ederim ben sana.”

Taksicinin içi rahat, koltuk temizleme parasını misliyle geçirdiğinden radyoyu bile açıyor köşeyi döndükten sonra: Sorma ne haldeyim / Sorma söyleyemem / Sorma…