semrin şahin - sayıklama / haziran 2015

Semrin Şahin, kendisi gibi sıcak öyküleriyle girdi öykü dünyamıza. İlk kitabı Güvercinler Zamanı’ndan sonra Kadın Olsaydınız Anlar Mıydınız? adlı ikinci kitabı da Alakarga Yayınları’ndan çıktı. Semrin Şahin öyküleri çocuklarla, kadınlarla, günle geceyle en çok da hayatın insanı kaskatı bir boşlukta bıraktığı an’larla dolu. Her zaman söylediğim gibi yazarın içtenliği yazdıklarına bir şekilde yansıyor. Semrin Şahin’in içtenlikle kaleme aldığı bir öyküsünü Gard için ayın öyküsü yaptık. Sizi de bekleriz…

Nilüfer Altunkaya

 


 

 

 

 

sayıklama

semrin şahin

 

 

 

 

Semrin Şahin - Kadın Olsaydınız Anlar Mıydınız?

Alakarga, Öykü

 

Annem, evin rutubetli duvarından gözünü ayırmadan yine “Ahmet,” diyor.  Yanındayım aslında.  Ama buna aldırdığı yok. O, seslendikçe halının keçeleşmiş kalın kıllarıyla uğraşıyorum, onları ayağımla düzeltiyorum aklım sıra. Çivit rengi kuş motifleriyle kaplı halı. Bir kuşun kanadına oturup uçmayı düşlüyorum. Annem; Ahmet, diyor ben masanın altına saklandığım sayısız geceyi anımsıyorum. O söyledikçe hırıltılı sesler doluyor kulağıma. Halatı kesmeye çalışan bir bıçak sesi duyuyorum ilk önce, sonra martıların çığlıklarını… Biliyorum annemde o sesleri duyuyor, duydukça da adımı tekrarlıyor. Annemi alıp koşmak istiyorum sadece. Sırtladığım gibi uçmak istiyorum düşlere.

Annemin bu halleri; o lanetli deniz kasabasında başladı, biliyorum. Asmaların bol olduğu, sineğin binlerce türediği o yerde. Babamın ölüm haberini aldığımız gün, poyraz her yeri kavurmuştu.  Limanda duran denizcilerden biri dolanan halatı açamayınca düğümün ortasına saplamıştı bıçağını. İşte o an düşlerim kendinden geçti. Koşarak yanımıza gelen adamlar babamın ölümünü duyurdular. Erkek adamdım.  Güçlü olmam gerekiyordu. Ama yapamadım. Herkes ağladı, ben onlardan daha çok ağladım. Acı parçaladı, yaraladı beni. İçim bulandıkça kustum, kustukça ağladım. Kaç gün sürdü anımsamıyorum. Başı kopmuştu babamın ve ölümüne iş kazası, dediler.

Babam her sabah erkenden kalkıp kahvaltıyı hazırlardı. Bir yandan ıslık çalar, bir yandan ocakta ya patlıcan közler, ya biber pişirirdi. Kahvaltıdan sonra dudağının kenarına sigarasını yerleştirip tıraş olmaya giderdi. Annemse sabah aksiliğiyle suratını iyice asıp ortalığı toplamaya başlardı. Bense koltuğumun altına kıstırdığım topumla doğru sokağa çıkardım. Hayat sadece oyundu o günlerde. Oysa hayatın oyunu farklıymış benim için şimdi fark ediyorum.

Cenazenin üzerinden bir ay ya geçmiş, ya geçmemişti. Bir gün telefon geldi. Baban aslında öldürüldü dedi tok bir ses. Anneme söyledim, inanmadı. Yine abuk sabuk şeyler uyduruyorsun dedi. Sonra geceleri hırıltılı sesler duymaya başladım.

“Sen ne biçim evlatsın!” dedi biri, öbürü “Babanın katilini bul,” dedi. Yapamadım. Sesleri duydukça saklandım. Kaçtım. Kalbim de, aklım da mühürlendi. Hiçbir şey hissedemez, düşünemez oldum.

Hamide Halanın verdiği otlar öğürttü, doktorun verdiği ilaçlar uyuttu. Açık hava, kalabalık yerler, farklı mekânlar hiçbiri bir işe yaramadı. Delirdi oğlancık, dediler. Ben uyuyup saklandıkça annemin hastalığı göze görünmedi. Sadece ben hastayım sandı millet. Oysa annem benden daha çok hastaydı.

Geceleri kalkıp pencere önlerine kül bırakıp balkon köşelerine işiyor. Birinden duymuş bunları. Böyle yapınca ölüler hanesinin kapısı aralanırmış. Bir de kapı girişlerine çivi çakıp sarımsak bağları astı her birine. Sası koku her yanı sardı. Geçen gün bakkalın çırağı; “Anan üç harflilere karışmış.” dedi. Annemin adı beş harfli dedim gülmekten yere yuvarlandı.

Annemin sesi kesildi, uyudu sonunda. Duvarlarda oynaşan gölgeler büyüdü. Parmak uçlarımda çıktım odadan.  Sokak lambasının ışığı perdesiz camdan eve vuruyor. Koyu sarı ışıkta uçuşan haşerelerin gölgeleri bile evin içinde. Mutfağa geçtim. Bardağa su doldurdum. Suyun akışını izledim. Şeffaflığına, duruluğuna bakıp iç geçirdim. Sonra birkaç yudum içtim. Geri döktüm. Parmaklarımı çıtlattım birer kere. Bir süre sonra annem “Ahmet!” diye bağırdı. Bekledim. Sesinin titreşimleri yumuşamaya başlamış. Biliyordum az sonra yine dalacaktı uykuya. Ben yine içimdeki ifritle baş başa kalacaktım.

Demliğe su doldurup ocağa koydum. Dolabın kapağını açarken gıcırdama sesi koridorda yankılandı. O an biri adımı söyledi puslu, zor duyulur bir inilti gibi. Kalbim deli gibi çarptı.Annemin hırıltılı nefesini dinledim o değildi konuşan.

Beyaz fincana bir kaşık melisa, bir kaşık da kantaron koydum. Kaynayan suyun ıslığı vardı şimdi kulağımda. Sıcak suyu fincana boşaltınca otlar girdaba kapılıp alt üst olurken sarımsı bir renk yayıldı suya. Otların odunsu kokusuyla masaya oturdum. Annemle çözülen hayatımızı düşündüm dön dolaş. Aynı noktada düğümlendi düşüncelerim. Yalnızlığı, umursamazlığı, sevgisizliği düşündüm. Babamın hep çalıştığını, anneminse hiç benimle ilgilenmediğini… Ölüm belki de yakınlaştırdı bizi. Hastalıklar musallat oldu ki birbirimize muhtaç olalım diye. Su sineği gibi usul usul halletti işini kader.

Boz bulanık sudan kocaman bir yudum alıyorum. Sıcak bitki suyu gözlerimi yaşartıyor. Depresyona iyi geliyor diyorlar, içiyorum, yine de bir faydasını göremiyorum. Etrafımda geziyorlar yine de. Kimler mi? Onlar. At kendini kurtul, diyorlar. Onaylamış gibi yapıp sohbetlerini dinliyorum. On altı yaşındasın diyor içlerinden biri, tam zamanı. Yıllar geçtikçe hayat köklerini güçlendirirmiş, ayrılmak zor olurmuş ondan. Başımı sallıyorum. Her defasında anladıysan ayak başparmağını yirmi kere oynat diyor kehribar gözlü olanı. Parmaklarımın kökleri ağrıyor diyorum. Dinlemiyor. Yapmazsam bütün vücuduma iğneler batırıyor. Babam yaşasaydı bunların hiçbiri olmazdı diye düşünüyorum. Annem içeride horluyor. O uyuduğuna göre duvar cinleri yoruldular demek ki. Sıkıldıkları zaman serbest bırakıyorlar kadını. Zavallı adımı söylemekten, onlara yalvarmaktan, anlattıkları kötülükleri bana yapmalarından korkup sürekli kaskatı kesiliyor.

Boğ, diyor kısa boylusu. Boğ, ikinizi de kurtar diyor. Gülüyorum. Mor suratı kararıyor kızgınlıktan. “Gülmek isyankârlıktır.” diyor. Daha çok gülüyorum. Bitki karışımı rahatlatıyor beni. İçimdeki şeytan, cinlere karşı isyan et! diyor. Simsiyah yarasalar uçuşuyor başımın üzerinde.

“Sakın gülme,” diyor hardal rengi cüce. “Babanın başını bunlar kopartmış”

Huzura eriyorum sanki. Sokak lambasının ışığı yanıp yanıp sönüyor. Ayakkabısını sürüyerek biri geçiyor sokaktan. Üç beş köpek havlıyor. Teneke kutuya vuruyor biri. Tıngırdayarak yuvarlanıyor kutu.  Sarı gölgeler titriyor.

Saklambaç zamanı diyorlar. Bir tek ben saklanıyorum onlar duruyorlar.

Annem “Ahmet!” diyor. “Ahmet kaç!”

Gölgeler üzerime üzerime geliyor. Duvar cinleri uyanıyorlar.

Çığlıklarım çığlıklarına karışıyor. Sonra!

Sonra mı?

Annem adımı sayıklıyor.