alper beşe - geldiler / şubat 2015

Alper Beşe, Ankaralı bir şair ve öykücü. İlk öykü kitabı Birtakım Tuhaflıklar geçtiğimiz yılAlakarga Yayınları arasından çıktı.

Genç kuşaktan, hem iyi şiir hem de iyi öykü yazan yazarlar oldukça fazla. Alper Beşe de bunlardan biri.

Alper Beşe, Birtakım Tuhaflıklar’da şairlere, şiire dokunarak, onlara selam göndererek iyi öyküler kurmuş.

Alper Beşe, şiirlerini, öykülerini ve yazılarını hem basılı hem e-dergilerde yayımlamaya devam ediyor.

Ayrıca, bloğunu da takip edebilirsiniz: http://alperbese.blogspot.com.tr 

İşte kitaptan bir öykü: Geldiler.  İyi okumalar.

Onur Çalı


 

 

 

geldiler

alper beşe

 

 

 

   

Alper Beşe - Birtakım Tuhaflıklar

Alakarga, Öykü

 

Terziler

Kendi irademle uyandığım bir gün olacak mı acaba? İnşaat gürültüsü, komşu kadınların bitmeyen kavgaları, sokak satıcılarının bağırışları... Hiçbiri olmazsa, kedinin önce sürtünerek sonra üstümde gezerek sırnaşması. Kadın sesleri geliyor yine dışarıdan. Bu kez tartışmaya benzemiyor. Alkışlı, gülüşmeli bir tantana.

Öğlene geliyor. Soluk almayı güçleştiren güneş, sinekleri bile bezdirmiş. Bu saatte evde olan tek erkek benim mahallede. Zaten bekâr olmam yeteri kadar göze batıyor. Bir de içeriyi saklamayan tüllerin ardından çıplak pozlar vermem ortalığı karıştırır. Düğün bohçasından kalan ropdöşambrı geçirdim sırtıma. Dizlerimi örtecek kadar uzun. Sıcaktan bunaldığımı bildiği için terletmeyeninden almış kayınvalide.

Ne olup bittiğini anlamak için kapının önüne çıktım. Gülizar Abla elinde koca bir tencereyle koşturuyordu. Beni bu kılıkta görünce durup kaldı. Ben ona soramadan o bana sordu “Hayırdır?” diye. Gülümsemenin, hele yabancı bir erkeğin önünde gülmenin başına iş açacağını öğrenerek büyüyen kadın, halime gülmeden edemedi. Ben de kahkahamı serbest bıraktım. Benden en fazla bir iki yaş büyük olduğu halde abla diyordum ona. Boyu kadar çocukları vardı. Yaşlı, daha doğrusu çökük duruyordu ama kınayla aklarını kapattığı saçlarında,  çukurlarına kaçmış gözlerinde yine de ışıl ışıl bir şeyler vardı. Bedeni ince, hareketleri kıvraktı. Belki de bunlardan dolayı kendime bir sınır çizmiştim. Diğer komşu kadınlara olduğundan daha mesafeli davranıyordum Gülizar'a. O yüzden bu giyimle karşısında olmak canımı sıktı. Gülmem, sıkıntımı örtmeye çalışmanın yanında, onu her görüşümde aklıma gelen bir anıyla ilgili.

Mahalleli kadınların, kocalarından yola çıkarak, yalnız bir erkeğin aç kalacağına olan inançları sayesinde ilk birkaç ay hiç yemek masrafım olmadı gecekonduda. Sırayla bana yemek taşıdılar. Çoğunlukla erkekler ve çocuklar bazen de kadınlar çalıyordu kapımı ellerinde tepsilerle. Bir akşam yaprak sarması getiren Gülizar'a teşekkür edecekken ağzımdan “Sağol Gülüver Abla” lafları dökülüverdi. Kadıncağız bir şey anlamadı bu dil sürçmesinden ama ben içinde bulunduğum durumu  başka bir gözle gördüm. İster onlar tarafından vurgulansın, ister benim kuruntum olsun, bu insanlardan değişiktim. Bir devlerin, bir cücelerin ülkesine düşen Gulliver'dim işte.

Gözlerini kaçırarak anlattı şamatanın nedenini Gülizar. Sakine Teyze'nin torunu “yağlı bir kapı”ya gelin oluyormuş. Erkek tarafı kızın nişan giysisi için terziler yollamış. Kadınlar da terzileri karşılama bahanesiyle onları getirecek damadı görmek için  sokağa dökülmüşler. Hem birlikte yiyip içecekler hem de kocaları eve döndüğünde tatsızlık çıkmasın diye yemeklerini orada pişirecekler galiba.

Gülizar kalabalığa doğru koştururken, ışık tersten vurunca saydamlaşan çiçekli eteğinin içinde salınan kalçasına bakmadan duramadım. Birçoğunun evleri yıkılıp sokakta kalma olasılığına karşın bu denli neşeli olmalarına şaştım. Pervasızlar mıydı, umutlular mıydı, bilmiyorum. Düğünleriyle, cenazeleriyle, dedikodularıyla, yardım severlikleriyle yaşıyorlardı. Söyleniyorlardı, ileniyorlardı, ağlıyorlardı ama yaşıyorlardı. Onları dev, beni cüce yapanın bu yaşama eksikliği olduğunu bilmenin de yararı yok. Kafam kaldırmayacak bu kadar patırtıyı. Uzaklaşmak en iyisi. Bir serinlik bulurum bir yerde elbet.

Giyinip dışarı çıktığımda, terziler görkemli karşılama töreninden ürkmüş biçimde kız evine giriyorlardı. Kartvizitlerini üstlerinde taşıdıklarını düşündüm kıyafetlerinden. Sonra, top top kumaş taşıyan takım elbiseli üç adamı gördüm. Yorulmuş, sıcaktan solmuşlardı. Damat bey meraklılar tarafından kuşatıldığı için ancak yanlarına yaklaşınca seçebildim onu. Eli yüzü düzgün, mahcup bir gençti. Bir şeye karışmadan izledim onları bir süre. Kadınların her birinde bu mahalleden ayrılacak olan kendileriymiş gibi bir hal vardı. Sanki kendi kurtuluşlarını kutluyorlardı. Heyecan, telaş ve sevincin yanında hüzün de vardı gözlerinde. Biraz da korku. Neyden olduğunu kendilerinin de bilmediği bir şeyden korkuyorlardı.

Topluluk eve doluşunca bir sigara yakıp, kahvenin önünden geçmemek için biraz dolanarak caddeye çıktım.

Yıkıcılar

Sokaklardaki bezgin suratlardan, vitrinlerin gereksiz şatafatından, reklam panolarının saldırganlığından güç bela sıyrılıp bir parka attım kendimi. Yaprakları kıpırdamayan bir söğüdün gölgesinde sıkıntıdan patlayana kadar oturdum. Hatta rüyaya dalacak kadar uyukladım. Gülizar'ın hoyrat kocası elinde palayla beni kovalıyordu. İki yanı çalılarla kaplı bir yolda koşuyordum. Birden balçığa saplandım. Arkama döndüğümde adam yok olmuştu, yalnız bıyığı duruyordu boşlukta asılı.

Gidecek yer bulamayınca eve dönmeye karar verdim. Daha akşam olmamıştı. Çevrenin ıssızlığını garipsedim. Susuz çeşmeyi geçip bizim sokağa girince sabahkinden daha büyük bir kalabalıkla karşılaştım. Erkekler de meydandaydı üstelik. Gençler bir köşede toplanmış, büyüklerin önünde sigara içemedikleri için huysuzca ayaklarıyla toprağı eşeliyorlardı yarış öncesi atlar gibi. Çatılarda birtakım adamlar vardı. Komşular tanımadığım birileriyle sessizce konuşuyordu. Kadınlarda coşkunun izi yoktu. Huzursuzluk sinmişti havaya. Durumu sormak için bula bula Gülizar'ın kocasını buldum. Kamu avukatlarıyla bilirkişiler gelmiş. Evlerin değeri saptanacakmış. Biçilen değere razı olunmazsa bile bir ay içinde yıkım işlemleri başlayacakmış. Sonra isteyen dava açabiliyormuş.

Kimsede karşı çıkacak güç görünmüyordu. Gelenlerin rüzgârıyla savrulup gitmişti hepsinin takâti. Çatılardaki adamlar kiremitleri saymayı bitirip aşağı indiler. Kapı ve pencere pervazlarına bakacaklarını söylediler. Kimin evinin önüne dikilseler, ev sahibi koşarak gidiyor yol gösteriyordu. Ağırbaşlılıkla pervazları ölçüp biçtiler. Kör gözler gibi duran ardına kadar açılmış pencerelerden hüzün taşıyordu. Perdelerle birlikte ev içlerinin yoksulluğu gizleyen örtüsünü çekip attı adamlar. Ayrı renklere boyanmış odalar, mutfak duvarlarına sinmiş kokular, koltukların solgun kılıfları; evleri yaşanılmış kılan ne varsa göz önünde. Çıplak birer iskeleti andırıyor şimdi bütün evler.

Taşındığımdan beri tuhaflıklarını kanıksadığım mahallenin yıkılışı da alışılmışın dışında olacak. Yıkıcıların başka bölgelerde bu yöntemle çalıştıklarını sanmıyorum. Her evin değerini tek tek hesaplayacaklarına, toplam tuğla, cam, baca sayısı derdine düşmeleri buranın havasından suyundan olmalı. Yıkım günü gelip çatınca ellerinde keserlerle önce bütün evlerdeki çivileri sökmeye başlarlarsa şaşırmam.

Sessizlik, göç zamanının geldiğini bildiren davulların gümbürtüsünden daha yırtıcı. Gün batımının kızıllığı duvarlarda alev dilleri gibi oynaşıyordu. Gülizar'ın yüzünü de al bastığını gördüm. Başka zaman olsa bende şehvet uyandırabilecek şekilde alt dudağının kenarını ısırıyordu. Canını acıtarak yaşadıklarının kâbus olup olmadığını yokluyordu belki de. Diğerlerine göz gezdirdim. Yaşadıklarını belli eden hiçbir iz yoktu. Başlarına gelen şey karşısındaki tepkisizliklerini gören, geleceğe ilişkin doğru düzgün planları olduğunu sanırdı.

Adamlar işlerini bitirip tek söz etmeden, boş gözlerle onları izleyen insanların arasından geçip gittiler. Komşularım, bir merkezden yönetilir görünen tekdüze hareketlerle açık kapılarından içeri girdi birer ikişer. Önce kapılar kapandı gıcırtılarla, sonra perdeler çekildi. Karardı mahalle. Yıkıcılar yanımdan geçerken gövdelerine oranla büyük elleri dikkatimi çekti. Bir öncekinin yıkıntısı üzerine kurduğum yeni hayatım bu ellerle yıkılacaktı.