asiye - aysun kara / ocak 2015

Aysun Kara, Ayvalıklı bir Ankaralı. Evet, tam da böyle. Mübadil bir aileden gelen Aysun Kara, İstanbul’daki üniversite eğitiminden sonra Ankara’ya yerleşir. Halen Ankara’da yaşıyor ve yazıyor.

2010 yılı Orhan Kemal Öykü ödülüne değer görülen dosyası Panovaroş, Ava Yayınları arasından çıkmıştı. 2014’ün hemen başında ise Kıymık geldi. İlk kitapla ikinci kitaptaki öyküler arasında olumlu bir farklılık vardı. Biçim ve dolayısıyla içerikte (ya da tam tersi) rastlanan bu olumlu farklılık; ustalaşmaya giden ama bir yandan da hala arayışta olan, denemekten çekinmeyen bir öykü diline işaret ediyordu.

Aysun Kara, son zamanlarda çokça gördüğüm ve görmekten çok mutlu olduğum bir soydan geliyor; şiirden beslenen öykücüler soyundan. Bu soydan gelmek demek, öykülerinde melodrama varan bir “şiirsellik” kullanıyor olmak demek değil. Hiç değil. Sözün atası olan şiirden beslenmek demek. Şiirle öykünün aşkını bilip, anlatmak hastalığından uzak kalabilmek demek.

Sözü uzatmaya gerek yok; bugün iyi yazan elli öykücü varsa, çok değil beş-on sene sonra, bu elli kişiden geriye kalacak olan beş öykücüden biri olacak Aysun Kara.

Aşağıda okuyacağınız öyküsü Asiye, ikinci kitabı Kıymık’tan. İyi okumalar.

Onur Çalı


 

 

 

asiye

aysun kara

 

 

 

  

 

Aysun Kara - Kıymık

Ayizi Kitap, Öykü

 

Asiye ile okulun ilk günlerinde tanıştık. Ona babamın yokluğundan söz ettim, uzak bir yolculuğa çıktığını, ne zaman döneceğinin belli olmadığını söyledim, “Döner tabii,” dedi bilgiç bir tavırla. Onun babasıyla ilgili tek bildiğimse ‘dinamitle balık avlayan soysuzlardan’ olduğuydu, dedemden duymuştum.

İkinci dönem Asiye okula gelmedi, yolda karşılaştığımızda “Devamsızlıktan kalacaksın,” dedim, umursamadı. Zaten okumayacakmış. Annesi temizliğe gittiği, kardeşleri de küçük olduğu için babasının ihtiyaçlarını Asiye görüyormuş; üzerini giydirmek, gömleklerinin kollarını kıvırmak, göz çukurlarını gizlemek için kara gözlüklerini takmak, yemek yedirmek, yüzünü yıkamak, çayını, sigarasını içirmek, tuvalet ihtiyacı… “Su bile içemiyor,” dedi. “Bardağı ağzına dayayıp iyice kaldırıyorum, boğulacak gibi oluyor…”

Asiye boğulma taklidi yaptı, uzun uzun güldük. O günden sonra, daha yakın olduk, birbirimizi süzmelerimiz filan hepsi bitti.

“Baban neden sigara içiyor?”

“İçsin! Sigarası biter bitmez yenisini yakıp veriyorum, İtiraz etmiyor hiç, ben de içiyorum ruhu duymuyor. Annem söyleniyor ‘Bir de sigara parası soysuzun’ diye. Bana ne, o içiyor, geceleri sabaha kadar öksürüyor.”

Bazı geceler rüyasında, babasının kocaman ellerindeki dinamit yeniden gümbürtüyle patlıyormuş. Kara bilyeleri andıran gözlerinin yerindeki boşluğun bir kuyuya dönüşüp içine çekildiğini, balıkların didiklediği lime lime elleriyle babasının, yanına gölge gibi süzüldüğünü görüyormuş. Bitişik odadan gelen öksürük sesiyle uyanınca aşırdığı sigaralardan yakıyor, sabaha kadar peş peşe tüttürüyormuş.

Asiye’nin babası mahalle kahvesinde hep aynı yerde oturan, ellerini ve gözlerini yitirdiğinden olacak gövdesinin heybetini sesine yüklemiş bir gölgeydi. Yanlışlıkla fare zehiri karışmış yediğine. Annesini karakola götürmüşler, kadın korkmuş. “İşteydim sabahtan akşama,” demiş, “kazadan sonra ekmek parası peşine düşmek bana kaldı.” Kardeşleri de annelerinin dediklerini onaylamışlar hep bir ağızdan. Kasabalıya göre Asiye çocuk daha, hem öldürecek değil babasını, tek kusuru sigara içmesi, o da yaşadıklarından işte… Annesinin de işine gelmiş olmalı, zaten kızı gözünün önünden uzaklaştırmak istermiş. Belki de babası ölmeyi kendisi istemiştir, elleri ve gözleri olmadan bir yük gibi taşımaktan bıkmıştır gövdesini. Belki komşulardan birine, ya da sokaktan geçen, günahına girdiği bir çocuğa "Şu ilaçtan bardağa koy da içir bana," diye camdan seslenmiştir. Çocuk da bilmeden fare zehri dolu bardağı kör adama vermiştir. Aynen böyle olmuştur. İnsanın ölmesi için o kadar sebep vardır ki hem sigarayı da arttırmış son zamanlarda, belki kalp krizinden, akciğer kanserinden, beyin kanamasından, sıkıntıdan ölecekti. Geçen sefer kazadan kurtulması mucize dememiş miydi bütün kasaba…

İntihar Kliniğinde bizim katta işe yeni başlayan o hastabakıcı olmasa Asiye aklıma gelmezdi. Koridorda aniden karşıma çıktı. Kıvırcık kara saçlarını arkada sımsıkı örmüştü. Hapisten yeni çıkmış, kimseye zararı yok, yoğun bakımda arı gibi diyorlar. Tek kusuru sigarası, yangın merdiveninde içiyor. Kapıyı açık bırakırsa diye endişeleniyorum. Gözüm üzerinde.

Bir gün yangın merdiveninde sigara içerken yanına gidip “Bizim klinik” dedim, “malum ölmek isteyen hastalarla dolu. Onların intihar etmesine engel olmak da işimizin bir parçası. Kapıyı kilitlemeyi sakın unutma!” “Tamam, peki" diyeceği yerde yüzüme dik dik bakıp “Neden?" diye sordu. "İntihar eden olursa işinden olursun" dedim, "başımız derde girer." Yarıya kadar içtiği sigarayı yere atıp ayağının ucuyla ezerken başını belli belirsiz salladı.