cüret - barış acar (Aralık 2014)

Barış Acar Viyana’da yaşıyor, çağdaş sanat ve sanat kuramları üzerine akademik çalışmalar yürütüyor. Gard okurları, onu haiku-öykülerinden hatırlayacaklardır.

Barış, 1997-2003 yıllarında “Bir Bilet Gidiş Dönüş” (ve daha sonra isim değiştirerek “Öyküden Bir Bilet Gidiş Dönüş”) dergisini yayımladı. İnternet ortamında, hem bir dergi hem de bir öykü forumu gibi işlev gösteren öykü-inceleme-eleştiri platformu uzun hikâye’ye (http://www.uzunhikaye.org/) emek veriyor.

Yayımlanan tek öykü kitabının adı Pıhtı. Bir öykü kitabı için ikinci baskı yapmak kolay iş değildir, Pıhtı ikinci baskısını yaptı.

Barış Acar’ın öyküleri için ne söylenebilir? Çok şey. Ama kendisinin, Varlık’ta yayımlanan bir yazısından yapacağım alıntı işimizi kolaylaştıracaktır: “Jean Paulhan’a göre, bütün sanat kuramı, dili verili olarak kabul edip klişeleri sürdürenler ile mevcut dili yok etmeye ve onun yeniden inşası aracılığıyla yeni bir dünya kurgulamaya kalkışanlar arasındaki ezeli tartışmada vuku bulmaktadır.” Jean Paulhan bu iki grubu, “retorikçiler” ve “teröristler” olarak ikiye ayırmış. Tahmin edebileceğiniz gibi, Barış Acar ikinci gruba dahil edilmelidir.

Onur Çalı


 

 

 

cüret  

barış acar  

 

 

 

 

Barış Acar

Pıhtı

Komşu Yayınları, Öykü

 

Yolunu yalnızca işe yaramaz evrakların bildiği bir odada unutulmuştum. Hususi Bey’dim. Kara kuru, ufak tefek, basit bir memur. Hepiniz gibi bu dünya üzerinde, bir kısmınız gibi bu ülkede ve yalnızca ben gibi bu odadaydım. Oda bendim. Köklerim kanırtarak duvarlara girmişti. Ahşap döşemeye, şıkır şıkır avizenin süslediği tavana, boyası pul pul dökülmüş duvarlarına bu ışıksız odanın; sıvaya -parçalayarak-, harca ve tuğlalara -öz sularını tümüyle emecek şekilde-, belki bin yıldır, uzatmıştım vantuzlarımı. Hiçbir simetrisi olmayan küflü bir ağ gibi yapışmıştım. Kafasını yitirmiş, bin kollu, yaşlı bir ahtapot. Salkım saçak kollarım birbirine dolanmış, yosun tutmuş gövdem odanın gövdesine karışmıştı. Masamın üzerinde duran bir bardak suydu deniz; daha şimdiden aramızda yüzyıllar vardı. Ağır bir çürük kokusu dolanıyordu odayı. Sezdirmeden beni kolluyordu. Egemenliğini göstermeden, ama mutlak bir yengiyle bana hâkim oluyordu.

Derken pencerenin pek iyi tutmayan kasası çiçeklenmiş erik ağaçlarının kokusunu sızdırıyor bana doğru, bana doğru... Bir deniz çıkıyor balığın içinden, bir balıkçı teknesinin pat patı bölüyor rüzgârın saçlarını... Ah, ellerim -yakalayın o kokuyu-, gözlerim -tutun-, ayaklarım -peşine, peşine- vardıysa bile yitip gitmişti çoktan bu kök yığını içinde.

Üşüyorum. Çok üşüyorum.

Bir tek yolunu yitirmiş evrakların bildiği bir unutuş...

 

Meraklısına Not: “Ben olsam nasıl anlatırdım?” Alıp okuduğum: Kafka’nın “Köprü”sü. Dinlediğim: Radiohead’den “Everything in its right place”.