hayat süpermarket - hakkı inanç (Kasım 2014)

Dergilerde göründükten ve çeşitli ödüller aldıktan sonra ilk kitabı Bozuk, 2013 yılında yayımlandı Hakkı İnanç’ın. Kısa bir süre önce de Ateş Etme Silahsızım adlı ikinci kitabı yine Kırımızı Kedi Yayınları arasında çıktı.

Hakkı İnanç’ın öykülerini okurken, çok tatlı, güzel giderken her şey birden bir yumru iniyor boğaza. Dünyanın özellikle kadınlar, çocuklar, hayvanlar, ağaçlar ve ötekiler için tekinsiz bir yer olduğunu bir kez daha anlıyor insan.

Çok canlı karakterleri barındıran, konuşma dilini ustalıkla yansıtan öyküler bunlar. Öyle ki öteki dediklerimizle nasıl benzer olduğumuzu yeniden hatırlatıyorlar bize.

Hakkı İnanç, geleceğin ustalarından. Aşağıda okuyacağınız öyküsü ilk kitabı Bozuk’tan.

(Hakkı İnanç’la yapılan bir söyleşi için tıklayınız.)

Onur Çalı


 

 

 

hayat süpermarket  

hakkı inanç  

 

 

 

 

Hakkı İnanç

Ateş Etme Silahsızım

Kırmızıkedi, Öykü

 

Yazarak atıyorum içimden seni. Bu kaçıncı sayfa, kaç defteri doldurdum, bilmiyorum. Saymıyorum aslında; saymak ölüme yanaştırıyor beni. Markette, etiketlerinin virgülden öncesi aynı iki ürünün arasında, virgülden sonraki rakamlara göre tercih yapan yaşlı adamlar gibi hissettiriyor kendimi. Emekli maaşları ucu ucuna yettiği için değil de, ölüyor oldukları için bu denli mühim virgülden sonrası; hayattan fazladan ne çalsalar yanlarına kâr… Peki ya önündeki arabayı portmantodan pardösüsünü alır gibi el yordamıyla raflardan aldığı onca ıvır zıvırla doldurmuş gençten biri, sana da hayatın uçsuz olduğunu hissettirmez miydi? Belki de yalnızca o küçük çilekli yoğurtlardan alıp sonra hemen dışarı çıktığından, marketteki insanları gözlemleyebilme fırsatını bulamadın hiç. Bense, elime tutuşturduğun upuzun listeler sağ olsun, marketlerde tanıdım insanları. Kasap reyonundaki tıknaz görevlinin, kendinden daha toplu ve neredeyse cüce olmasına karşın kolunda ince belli bir sarışın ve bir Rolex taşıyan adamın sipariş ettiği bifteği döverken, nasıl da kaderine kaderine vurduğunu gördüm. Tişörtünün koltukaltı terden sararmış reyoncunun, afacanın birinin tam ortadakini çekerek tümünü yere döktüğü çikolataları her seferinde usanmadan bir mühendis gibi, raflara dizişini gördüm. Market arabasına binip annesine şahsi şoförü muamelesi yapan çocuğun yüzündeki oyuncu mutluluğu, güvenlik görevlisinin dikkatinin dağıldığı bir anda cips paketlerinden birini açıp içindekileri cebine boşaltan evsizin ya da deodorant şişelerini çaktırmadan üzerine boca eden genç bir kızın yüzündeki endişeli başarmışlığı gördüm. Onu her görüşümde yarım kilo meyveyi tadına bakmak bahanesiyle midesine indiriyordu kıvırcık saçlı bir kadın. Ananas bulamayışından dertleniyordu orta yaşlı, kalantor bir adam. Keçi sakallı ve siyah giyinmiş bir delikanlı, saatler boyu mizah dergilerini okuyup sesli sesli gülmekten imtina etmiyordu. Başının iki yanında yer alan eser miktardaki saçı uzatarak kelini gizleyebildiğini sanan bir adam, bir kılçık kadar zayıf karısının balık reyonunda levrek seçişini ya da indirimli tavaların orada karşılaştığı bir ahbabıyla laklak edişini fırsat bilip, erkek dergilerindeki balon memeli kadınların yanında alıyordu soluğu. En çok sebze reyonunda indirim oluyordu ve anonsları yapan kızlar, özellikle e harfini açık okuyanlardan seçiliyordu sanki. Ancak marketin henüz açıldığı saatlerde gelenler, unlu mamullerdeki sivri kulaklı oğlanın ekmekleri o kapkara elleriyle tezgâha dizdikten sonra eldivenlerini giydiğini görebilecek denli şanslı oluyorlardı. Hafta sonları sucuk veya peynir tanıtan üniversiteli kızlarla flört ediyordum bazı bazı ve stantlarından ayrılırken dünyanın en güzel kadının beni evde beklediğini söylemeyi ihmal etmiyordum onlara. Hiç tanımadıkları hâlde kıskanıyorlardı seni. Sen o adamla gittikten ve ben bütün gece buzdolabındaki kutularca çilekli yoğurdu tek başıma yiyip ishal olduktan iki gün sonra, beni terk ettiğini anlattım içlerinden birine. İnanmadı. Ben de inanmıyordum söylerken ama markette elimde senin yazdığın liste olmadan saatlerce boş boş dönüp hiçbir şey almadığımı fark ettiğimde inanmaktan başka çarem kalmamıştı.

Dönmeni bekledim güneş denize dalıp dalıp çıkarken. Bir portakal bıraktım mutfak masasına ve seni aradım parfüm şişenin dibindeki son damlada, gardıropta unuttuğun -ben aldım diye bilerek mi götürmedin yoksa?- zümrüt rengi bürümcük bluzunda, öldürüp diğer sineklere ibret olsun diye leşini duvarda bıraktığın sivrisinekte, Sana yağı etiketlerini biriktirerek aldığımız borcamın üzerindeki unlu parmak izinde, her gün balkondan attıklarınla karnını doyurduğun bulut rengi sokak kedisinin aç gözlerinde, perde halkalarının kornişte kayarken çıkardığı seste, teflon tavadaki çiziklerde, film izlerken altına girdiğimiz battaniyedeki kış kokusunda, ilk hamlende çatalına yakalanmayınca canını bağışladığın zeytinin karnındaki üç delikte, çamaşır makinesinin filtresini tıkayan saç tokanda… Eşi kaybolmuş çoraplara bakıp ağladım. Masadaki portakal çürüdükçe ağladım. Gece duyduğum sifon seslerinde, hapşırdıktan sonraki beklentili sessizlikte… Uyurken üstümü açtım sen gelip örtersin diye ve gözlerimi kapayıp kapayıp açtım belki de hiç gitmedin diye. Ölüm kokuyordu ev, üvezler parçalıyordu portakalın mor etini. Duramadım daha fazla. Markete gittim gene, sen göndermişsin gibi. Naylon çoraplar aldım markasını ve rengini doğru anımsadığımı umarak, sonra kadın pedi kondurdum arabama ince ve kanatlı, karın yağlarını eritmek için kullandığın şu kremden satmıyorlarmış artık, ama aynı işi gören bir başkasını aldım; sandal ağacı kokulu parfümünü, vişneçürüğü ojeni de unutmadım. Sevdiğin fındıklı çikolatanın en büyüğünden, sekizli ambalajdaki kutu kolalardan, sırf saçlarını andırıyor diye çubuk makarnadan, kremli ve e vitamini destekli şampuandan… Kıymanın yağsız yerinden istedim gene -kasap biraz zayıflamış mıydı ne- ve ekmeği poşetli olanından aldım tabii. Balkonun altından ayrılmayan kediye tavuklu mama aldım önce, sonra gidip bifteklisiyle değiştirdim. Favori dergin, en seksi Türk erkeğini soymuştu kapağında, elim varmadı almaya. Kasaya gidiyordum ki çilekli yoğurtlar geldi aklıma. Artık çilekli yoğurtlarını da ben almalıydım ya… Biliyor musun, senin adında bir marka çıkmış ve çilekli yoğurt üretmeye başlamış. Hem ondan, hem de her zaman yediğinden attım arabama -döndüğümde evdeydin,  bir yandan saçınla oynayıp bir yandan yüksek sosyeteye hususi bir magazin programını seyrediyordun; üzerinde ismin yazılı çilekli yoğurtları görünce çok sevinip boynuma atıldın... Süt kutularındaki mutlu aileyi bize benzettim. Bir de çocuğumuz olmuş: oğlan; burnunu senden almış… Diş macunlarında gülümseyen de sen miydin?  Ağır bir müzik vardı fonda, insanlar daha yavaş hareket edip daha çok hayat satın alsınlar ya da ben oracıkta ağlayayım diye. Tuttum kendimi, tuttum, tuttum fakat mentollü selpakları görünce koyuverdim. İlle de onlardan isterdin ya her salı, çarşamba günkü diziye hazırlık olsun diye, ne âlem kadınsın sen.  Tatlı bir tebessüm sardı yüzümü, duygularım arapsaçı…  Anonsçu kız dondurulmuş beezeelyeeleerdeeki indirimi muştuladığı sıra kasada buldum kendimi, en uzun kuyruğun sonunda. Önümdeki çift birbirine sarılıp duruyordu inadına inadına. Kalın dudaklı kadın bir şarkı fısıldıyordu temiz yüzlü adamın kulağına ki gür bir kahkaha böldü onu: Keçi sakallı oğlan hangi ara gelmişti gene? Bu kez dar pantolonlu market müdürü uyaracaktı onu, ben sıramı arkamdaki yaşlı kadına verecektim, ağzındaki sakızla konuşmaya çalışan kasiyerin indirim kartımın olup olmadığını sorduğunu üçüncü tekrarda anlayacaktım ve poşetin ağzını bir türlü açamayacaktım gene.

Çürük portakalı çöpe atıp masanın üzerini sabunlu bezle sildim, camı açıp üvezleri kovaladım. Sonra poşetleri döktüm masaya. Bir yapbozun parçalarını birleştirir gibi birleştirmeye çalıştım seni, çorabından şampuanına kadar. Olmadı tabii, verdiğim tonla para bir hayal bile almadı. Küllüklere bastım kalbimi, su içtim damacanalarca. İnci bir kolye kazanmışım su firmasının yaptığı çekilişte. Sırtararak verdi sucu oğlan. Salya sümük astım zümrüt bluzunun üzerine. Mentollü selpak gözümü yaktı. Daha çok ağladım. Ağladıkça yandım, yandıkça ağladım. Bir dumandır sardı evin içini, bir daha göremedim güneşi. Sonra bu kasabaya taşındım işte… Kadınlar bahçeye minder atıp daldan kopardıkları incirleri yiyorlar. Geçen gece incir yürüttüm ağaçlarından… Tuhaf bir mutluluk sardı içimi. Marketten cips çalan şu adama acırdım ya, acınacak durumda olan benmişim aslında… İnsan mutluluğu doğru yerde aramadığı için mutsuz olurmuş ve mutsuz sanılanlar meğer bazen çok mutluymuş… 

Gelirken senden hiçbir şey getirmedim yanımda ve benden. Market de yok buralarda hem. Köy bakkalından hâllice bir dükkân tekçe, her ne kadar “mini market” yazsa da tepesinde… Oradan görüyorum ihtiyaçlarımı. Bilindik markalar yok. Çilekli yoğurt -iyi ki- yok. Sahibi bıyıklı bir adam, hep aynı bej gömleği giyiyor ve köyden getirttiği balı satmaya çalışıyor bana. Sonra bir şey soracak oluyor, belki adımı, belki geldiğim yeri… Parayı masaya bırakıp kaçıyorum hemen. İnsanlarla tanışmak bana kendimi anımsatıyor, kendimi anımsadıkça seni unutmak zorlaşıyor.  Dalında beni bekleyen mutluluk yere düşüp parçalanıyor. Karıncalar… Onlar çok mutlu olmalılar.