Akışkan Modern Dünyada Şair Gömleği Nasıl Giyilir?

 

 

 

 

 

 

 

Hazırlayan: A. Emre Cengiz

 

Akışkan Modern Dünyadan 44 Mektup adlı kitabında, gözümüzün önünde duran ancak sormayı, sorgulamayı hiç akıl etmediğimiz, öylece kabul ettiğimiz şeyler için “aydınlıkta saklanmak” deyimini kullanıyor Zygmunt Bauman, hiçbir şeyin aydınlıkta saklanan kadar görünmez olmadığını vurgulayarak. Şiir ve şair üzerine üretilmiş tanımlamaların bolluğu hepimizin malumu. Öyle ki bu durum şair giysinin içinde giren bireyi, bu tanımlamaların getirdiği sorumluluklar altında ezebilecek bir raddede. Şair olarak görünürlük kazanan kişinin, kendisini şiire bulaşmamış ya da şair olma gayreti içindeki kalabalıktan daha önemli, hadi daha üst diyelim, bir konumdaymış gibi algılaması; diğer yandan başkalarının algısından ve tanımlamasından kurtulup da kişisel bir konumlama sürecine girmeye yanaşmaması, bana “aydınlıkta saklanan” bir mevzu gibi göründü. Bu nedenle, GARD şairlerine aşağıdaki soruları yöneltmek istedim, elbette cevapların, bu aydınlıkta gizlenme halinin biraz olsun üstünü açabilmesini umarak:

 

1. Kişinin şairliği kim tarafından belirlenir?

 

2. Şiir yazan kişinin, kendini tanımlama noktasında arka sıralarda bulunduğunu düşünüyor musunuz, neden?

 

 


 

 Barış Acar

1. Bir şair değilim. Tam olarak bir öykücü olduğum da söylenemez. Eleştirmen olmak en son arzu ettiğim şey. Sanat tarihi eğitimi görmüş, kafası imgelerle olduğu kadar kuramla da dolu ama gönlü edebiyattan yana düşen biriyim sadece.

Yine de “poetika”nın bana tanıdığı olanağı kullanarak bu soruyu yanıtlayabilirim. Soruda aşkın bir kimlik olarak tasavvur edilmiş ve bu tasavvur üzerinden bir tür şaibeyle yüklenmiş şair’i “sanatçı” olarak okuyorum çünkü.

Sorunun cevabı, bana göre, epey basit bir cümlede gizli: Kişinin şairliği şiiri tarafından belirlenir.

Zor olan cümlenin ardını toparlamak. Deneyelim:

Sorunun soruluşu bir öznelik konumlanmasını (öznenin işaret edilmesini, dolayısıyla özne inşasını) zorunlu kılıyor. Böyle bir özneliğin günümüz için mümkün olup olmadığı yolundaki problemleri bir kenara bırakırsak şunu söyleyebiliriz ilk planda: Soru, okuyucu özne ile yazan özne arasında bir yere hapsediyor algımızı. Özneyi özne kılanın nesnesiyle kurduğu ilişki oluşunu bir an gözden kaçırmamıza neden oluyor. Oysa bir ressamı ressam yapan onun resmidir. Ressam resmi aracılığıyla özneleşmiştir; elbette o belirli resmi resim olarak tanımlayan kriterleri göz ardı edersek, ki bunun ardında da koca bir sanat tarihi kanonunu buluruz. Yüzyıllara yayılmış bir klasifikasyon zinciri içinde, tarihsel açıklamalar, biçimsel ilgiler, devamlılıklar, sıçramalar, belirli temalar, üsluplar vb. uzanır gider bu kriterlerin yanıbaşında. Bu noktada iki yol izleyebiliriz: İlki, sanat felsefesinin kuramsal dertlerine doğru umutsuzca yelken açmak. İkincisi ise sorunun da ima ettiği, toplumsal yaşantıya nüfuz etmiş iktidar ilişkilerinde düğümlenen, sosyolojik bağları çözümlemek. İlk yol üzerinde ilerlemek çok daha oylumlu bir çabayı gerektirdiğinden ikincisine kısaca bakmakta fayda var.

Bir resmin resimliğini ya da  şiirin şiirliğini (ki yazarını şair yapacak olan) saptayan sadece o ya da bu “alımlayıcı” mıdır (herhangi “biri” bu iş için yeterli midir); yoksa ille bir uzmanlar ordusuna gereksinim mi vardır?

Bu sorunun da baştan yanlış sorulmuş bir soru olduğunu söyleyebiliriz. Keza bir eleştirmen/ uzman/ tarihçi vb. de öncelikle bir “alımlayıcı”dır (en azından olması gerekir – alımlayıcı olmadan eleştirmen olanları, belirli bir klasifikasyonu izleyerek yapıtı görmeksizin yapıt üzerine konuşabilen büyük çoğunluğu kapsam dışı tutarak – ideal anlamda söylüyorum). Dolayısıyla şiirin şiirliğinin tescil edicisi sadece ve sadece alımlayıcıdır. Bu alımlayıcı bazen bir uzman olabilir, bazen metroda bulduğu gazetedeki şiiri okuyan adam, bazen de bizzat şairin kendisi. Önemli olan burada onun konumu belirleyen şeyin alımlama mekanizması olduğu gerçeğidir.

Üzerine bütün bir alımlama estetiğinin kurulduğu bu alana göre yapıt her zaman yapıt olmadığı gibi sanatçı da her zaman sanatçı olmak durumunda değildir. Hatta bu tarihsel süreçte de böyledir ve doğruluğu (ispatlanabilirliği) pek çok kez ortaya çıkmıştır. Bu bakış sorunun trick’li bir biçimde önümüze sürdüğü aşkınlık/ yücelik durumunu da bir ilineğe dönüştürür. Dolayısıyla kendiliğinden iktidar ilişkilerini çözer/ boşa çıkartır.

Bundan böyle ne şiir tam tamına şiir olarak kendini öne sürebilir ne de şair şairliğinin rüşdünü arayabilir. Geriye yalnızca bazen fazlaca tasarlanmış bazen de tamamen kendini entropinin kollarına teslim etmiş tesadüfler/ rastlantısal kesişmeler zinciri kalır. Bazen şiir şairini bulur; bazen yüzyıllarca bu ikisinin yolları kesişmeyebilir.

2. İlk sorunun cevabında bu konu üzerine yeterince sıkıcı açıklama yaptım sanıyorum.

 


 

 Batur Münevver

1. Kişinin şairliği diye bir şey olduğuna inanamam. Ya şairdir ya da değildir. Bunu da öncelikle şiir belirler ve şair sonradan gelir. Şair olmak için yazmak gerekmez; çünkü bu bir vizyon sorunudur ve zihin evreni bu vizyonlarda hali hazırda kaydeder.

2. Şiir yazan kişi bir tanımlanmaya ihtiyaç duymaz, Bu, tümüyle doğasına aykırıdır. Ancak 'bilimsel olan', bir tanımlanma amacı güder. Şair zihninin içeriğini sergiler ve sembollerle konuşur. Saklı ya da aleni; aydınlık ya da karanlık… Aydınlıkta saklandığını sandığımız şey kara bir gölge değilse; güneşten başka nedir?

 

 


 

 erenokur

1. Kişi şairliğini kendi belirler, kendi yaşar, kendi tanımlar. Bir başkası ancak ve ancak kişi kendini şair olarak tanımlıyorsa onun şairliğinin önüne türlü sıfatlar eklemleyebilir –ki bunun herhangi bir şairin çok da umurunda olmadığı, veyahut olmaması gerektiği kanaatindeyim. Zira ödüllendirilen türlü ‘’sıkı’’ şiirlerin günümüz şiirinden –ki böyle bir şeyden bahsedilebilirse elbet- milyonlarca ışık yılı geride seyrettiği hepimizin malumudur. Kimi ‘’olmuş’’ şair amcaların kimi genç/sıkı/kötü/iyi/toplumcu/burjuva...  şairleri olmuş addetmeleri varoluşsal ve ideolojik çelişkiler barındırmaktadır. Bu sebeple birilerinin kendilerine şair denilmesini sağlamaları, ne onları şair kılar, ne de onlara şair olma mertebesini reva gören yaşlı amcaları otorite olarak konumlandırır. Tarih acımasızdır; ve bunu en iyi onlar bilirler. ‘’bizi bilirsiniz, biz bizi bilmediğinizi biliriz.’’

2. ‘’En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı’’: Sanırsam çok da arka sıralarda olmadığının ve de olamayacağının farkına varabilmenin yolunun, mevcut otoriteden olabildiğince uzakta durmaktan geçtiğidir. Şair, başta kendini tanımlar. Bu tanımlamaların çeşitliliği onun kendini tanımlaması noktasında bir başka insandan daha geride kaldığını değil, herhangi bir insana nazaran kendine ve değişken ruh durumuna karşı daha dürüst olduğunu gösterir.

 


 

 Nilüfer Altunkaya

1. Bence “aydınlıkta saklananlar” olmasa topluca intihar etmemiz gerekebilirdi. Yani biraz iyimser bir bakış açısı olacak ama insanın böyle bir uyum sağlama özelliği olmasaydı, bu dünyada var olmaya çalışmak çok daha zor olurdu sanırım…

“Şair giysisini giyen” ya da “şair olarak görünürlük kazanan kişinin” kim olduğu, kim olmak istediği, kim olması gerektiği, bunları kimlerin belirlediği gibi sorular çoğaldı bende yanıt ararken. Elbette bu gibi sorular çok da kolay geçiştirilecek sorular değil. Öncelikle bana göre, şairlik bir giysi ya da bir mertebe falan gibi algılanmamalı. Eğer bir insan şiir yazmadan yaşayabiliyorsa, bu ‘şairlik giysisini' eninde sonunda çıkaracaktır zaten. Yani kimse kusura bakmasın ama eğer içinde doğanın ritmini sözcüklerin bilinciyle yakalamaya çalışmak gibi delice bir tutkusu yoksa kimse kimsenin “şair” olmasına öncülük edemez. Ya da bunu belirleyemez. Benim her türlü yazma edimim suyun üstünde kalma çabası yani daha açık ifade edersem intihara karşı geliştirilmiş bir refleks olduğu için de böyle düşünüyor olabilirim…

Ben, günümüzde şairin konumlanışı, bireysel kaygıları ve sosyal duyarlılıkları açısından kimliği ile ilgili olarak son zamanlarda epeyce de yazdım aslında.  Bana göre mesele ‘şiir yazma ihtiyacı’ olmadan şair olmanın hevesine kapılmanın doğurduğu davranış biçimlerinde düğümleniyor. Sanırım bu sorularda kurcalanmak istenen sorunsal da bu. Peki, kimlerin şairliği kimler tarafından belirleniyor? Ve bunu saptamak gerekli mi?

Bence daha çok ortak şiir algısında olanların birlikte hareket etme güdüleriyle oluşturdukları yapılanmalar var şiir ortamımızda.  Bu yapılanmaların da doğal olarak işlevleri, etkileri ve etkileme biçimleri farklı farklı… Keşke olmasaydı ama böyle bu… Çünkü okuyan ve şiire ilgi duyan bir kitle yok şairi belirleyebilecek olan. Sonuçta gelinen yer ödüllerin artması, dergilerin satılmama riskine rağmen çoğalması, yani küçük iktidarcıklar kurarak kendi adanın hükümdarı pardon şairi olmak çabası…

Bana göre gerçek şiir bütün bunları aşan bir güce sahip. Bu yüzden isteyen istediği gibi çalsın ıslığını…

Açıkçası şair olmak, taşınması gerçekten zor bir sorumluluk ve ne haddime diyebilmeliyiz… Çok içtenlikle söylersem de yazıyla iç içe olmak güncel yaşamımda karşılığı olmayan bir edim… Genelde de çok sonradan öğrenilen bir yanımdır bu. Yani ben başkalarına şair ya da yazar olarak görünme ayrıcalığını, eğer bir ayrıcalıksa bu, pek yaşamadım, yaşamıyorum. Aksine hep daha çok sıkıntısını, telaşını ve duygusal bocalamalarını yaşıyorum şiirle uğraşmanın. Bu yüzden de her türlü şiir içi odaklanmaya karşı mesafem aynı oldu, kendime karşı bile…

2. Yani ben hâlâ arka sırlarda oturmayı tercih ediyorum.

Elbette bunun yüklediği yalnızlık duygusu kaçınılmaz ama kendini tanımlayabilmek adına ön sıralarda yırtınıp durmak hiç bana göre değil.

 


 

 Onur Sakarya

1. Genelde Azrail belirliyor gibi. Öbür belirleyiciler hep fasa fiso. Şişirilmiş adları geçin, şair diye sunulan kalemleri de geçin, siz en iyisi bütün şair yaftalı adamları geçin. Kişi ancak öldükten sonra şair olabiliyor. Çünkü kişinin şairliği hayattayken hep muallakta kalıyor. Sorgulanıyor. Şunu çok duyarsınız: Bu da şair mi be? Evet, değil. Henüz. Biz onun ölmesini bekliyoruz. Gidip mezarına yazdığı bir şiirini okuyacağız. Sonra da şair insanları olarak toplanıp bir yerde içeceğiz. Sonra da sabah dayanılmaz bir şekilde ağrıyan başımıza ve boktan yazgımıza bir kez daha küfredeceğiz. Şair çekil kenara, senin yüzünden hayatı göremiyorum! Bunu da ben ekleyeyim.

2. Şairler öldü, ölüyor. Artık şiir yazıcıları var. Bunlara ben barikat şairleri diyorum. O gruba Gard dergisi şairleri de dâhil. Bu soru hem güzel hem de boktan bir soru. Çünkü kişinin pazarlama kapasitesine göre değişir. Barikat şairleri kendilerini tanımlamaktan çok söyleme ağırlık veriyor. Şiire yedirdiği imajların bir şekilde kuşağının ve bu kuşağı yakalayabilen kişilerin beyninde bir patlamaya yol açmasını bekliyor. Bunu başarıyor mu? Yavaş yavaş. Şairane sözlerin bittiğini ilan etmekten çekinmeyelim. Adi, basit ve savruk imajların çağı artık. Pazarlama kabiliyeti olan birtakım şairler ise onları pohpohlayan adamları ve onları bir şekilde gündemde tutmayı başaran dayıları sayesinde bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. İlk soruya dönersek. Azrail şairi belirliyor burada da. Estetize edilmiş kiç, bunun ne anlama geldiğini daha sonra anlayacaksınız, bu çağın şiir yazıcılarının olmazsa olmazı. Bir şekilde kaybolmuşlar. Ama bu kayboluşu Türkiye’de hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olan bohem duruşla değil, bizzat eylemle gerçekleştiriyorlar ve bu noktada şiir de bir araca dönüşüyor. Ama saray şairleri hususunda tek bir şey söyleyeyim. Şiir onlar için amaç. Eğer şiir amaç olmuşsa öyle hayatı gülerek uzaktan izlerim. Komik çünkü!

 


 

 Özgür Asan

1. ''Kimse'' tarafından şairlik belirlenemez. Bu, vakte salınan şiirin sana atfedeceği bir önad olacaktır. Nasıl mı? Kendime hep şunu dedim: Kazaen benim yazdığım bir şiir (pekala başkası da yazabilirdi onu) (zaten yazılacağı vardı, sadece benim tuttuğum kalemle yazılmayı seçti) birinin sevdiğine itirafı oluvermişse ya da Doğu'da bir dost meclisinde, Ha bir de Özgür Asan'ı okuyalım, denmişse işte bu kadarı benim için yeterli. Şiirin ve şairin etkinliği, müdahalesi, toplumsal olaylara katılımı vesaire bunlar ayrı soruların yanıtları. Özünde şair olmayı, ilk etapta tamamiyle minimalize ederek ''hissetmeyi'' belirttim. Tabi ki tamamen benim için böyle ve dürüst olarak. Sonuçta nice komik insan gördüm, şair olduklarını telefonlu ve ofis adresli kartvizitlemişler. Ha tabii bu şiirler zamanla daha çok insanca benimsenir, okuyandan kopmaz, Vay bak bunları yaşamıştım, dedirtir insana, hatta en olmadık anda, Demek ki bunu söylemek istemiş, dedirtir işte. Birileri şair seçedursun sen şair olmuşsundur. (Son cümle içinde de uzun bir tartışma var ama o da farklı bir sorunun cevabı) Velhasıl kişinin şairliği tamamen ''şiiri'' tarafından belirlenir.

2. Ayrıca şiir yazan kişi, kendini tanımlama noktasında arka sıralarda durmuyor, kesinlikle. Şiir yazıyor. Daha ne yapsın! denir hani. Ha ama bunu diğer bakımdan soruyorsanız, tabi ki öyle olmalı. Ne demiş şemsiyeci şemsiye yapmaya çalışan Shakespare'in ilk derme çatma şemsiye denemelerine baktıktan sonra: Sen şiir yaz, daha iyi yaz.

Eğer konu poetika oluşturmak, alt alt konan mısraların yan yana sıralanan cümlelerle biçimini, ne'liğini, altmetnini, sağlamasını yapmaksa da şiir eşittir poetika zaten. Unutmadan! Eski rock'n roll vokallerin, ihtiyarlık yıllarında aküstük gitarla çıktığı konserler gibi tevellütü saygıyı hakeden şairlerin (kuşkusuz tenzih etmenin kat be kat gerekli olduğu isimler de var) şiirden ziyade şiiri ve kendisini tanımladığı metinler çıkarmasına kısa bir tanım bulunsun ki anlatırken bu kadar yorulmayalım. Benim bulduğum kısa tanımlama: Bekleme yapma ticari!

Neticede bir soru da ben sorayım: Sıkı bir metin çıkardığını hisseden, gören, bilen birinde yaşayacak hal, derman kalıyor mu ki kendisini çıkardığı metin haricinde de tanımlayabilsin? Cidden helal olsun.

Saygılar.

 


 

 Rahman Yıldız

1. İnsanın seçme mecburiyeti, var olmanın dayanılmaz hafifliği klişesinden daha kurumsaldır. Kurumsal olanın dâhili kuvvetine bir tepkime olarak şiir yazmayı tercih etmek kişiye özgüdür. Yani bir Nörolog uzmanının doktorluğu hastaları tarafından mı belirleniyor? Hayır. O doktor olmayı seçmiş bir şahıs dışında bir başka şey olmaya yeltenirse şairanedir. Yani 'yetinmeme', 'hoşnut ve memnun olmama' ile ilgili. Bir tür persona mastürbasyonu. Turgut Uyar'ın apoletlerinden kurtulması, Ece Ayhan'ın devlet işinden ayrışması gibi örnekler 'şairane' kavramını ve hatta kişinin şairliğinin kim tarafından belirlendiğini açıklar niteliktedir. Kişiyi okuru şair yapmaz, okur kolay tüketimden yanadır, şairse zor olanın açımlamasını sonunda yine okura bırakacak kadar acınaklıdır. Sartre, Camus için 'Uyumsuzun Descartesçısı' diyordu, ben bu sözü şaire giydiriyorum.

2. Bu soru eğer sosyal açıdan bir tanımlama olarak sorulduysa, şahsen ben, bana''Ne işle meşgulsünüz?'' diye sorulduğunda cevap veremeyen biri olarak bu soruyu Ön Sıralardaki arkadaşlara şutluyorum. Onlar nasılsa çekinmeden cevap verirler. Benim hiç ( I'm a Poet ) baskılı tişörtüm olmadı. Onların var.  Şakir Özüdoğru'nun bir şiirinde şöyle bir dize geçiyordu, '' her şey bir sen ve ben meselesi ''.  Çok doğru.

Kimsenin bir sabah Rock Star olarak uyanacağına inanmıyorum.

Tanımlama ve tanımlanma berbattır.

 


 

 Sinan Özdemir

Yukarıdaki açıklamadan ve sorulardan toplam bir mantığa eriştim az çok. Bu yüzden hepsini kucaklamaya çalışacağım bir şeyler söyleyeyim. “Aydınlıkta saklanmak”ın galiba yaygın karşılığı şu günlerde pozculuk. Şairlik dendi mi aklıma çoğunlukla Berk’in bu işi bir meslek olarak görüşü gelir. Şimdilerde ise ben şair değilim, yazdıklarım da şiir değil tripleri baydı, desem yeridir. Düşünsenize onlarca insanız, şiir olmasa tek ortak an’ı’mız mesela bir gün bir yerde, örneğin Taksim’de birbirimizden habersiz aynı havayı soluyup geçip gitmek olacak. Ama çoğumuz aynı sofrayı paylaşıyoruz bir şekilde. Peki nasıl oluyor bu iş? Beriki şiir yazmış, öteki onu okumuş, önemsemiş muhabbet gelişmiş, ilişkiler kurulmuş, almış yürümüş bi şeyler bi şeyleri. Şiirle olmuş. Sonra çıkıp yok canım, ne şiiri... Tabii bunda “şair bolluğumuzun” bazı has şairleri geride kalmaya iten ürkütücülük de etken olmuyor değil. Yine bu bollukta boğularak Facebook’ta şair şair fotoğraflar paylaşıyoruz, Twitter’da başka hokkabazlıklar yapıyoruz filan. Bunu şair de yapıyor, şair sanılan da. Yani çok fazla “arka sıralarda” kalındığı kanaatinde değilim. Sadece “değilim”in “ben oyum”u hepimizin gözüne sokmak için var bu pozculuk.

Esasen şunu da demek istemiyorum: Çıksın şairler, ben şairim, diye haykırsın... Şair doğası gereği kapanandır da demiyorum. Evet, dediğiniz gibi birtakım tanımlamaların içinde dönüp durduk onca zaman, hâlbuki herkes kendinin aslıdır. Şaire eda belirlemek kimsenin işi olmamalı. Şair de dilini, elini kullanırken çok fazla poz kesmemeli bana kalırsa. Susana zaten denecek söz yok.

Bir de ilk elden zor gibi görünen bir sorunuz var: Kim belirler şairliği? Orta ve uzun vadede birilerinin şair kalabilirken, birilerinin unutulduğu hep yaşandı, yaşanacak bundan sonra da. Kurumsal bir mukadderat bu. Yanlış yere şair dediğimiz bir örneğiniz var mı? Olsa olsa okurun tercihleri vardır bundan başka...

Şairin sorumluluğuna gelince. Onunki şiirinedir; gerisini uzaktan seyretmeli...

 


 

 Şakir Özüdoğru

Turgut Uyar’a 1960 tarihli bir söyleşinde onu şiir yazmaya başlatan nedenleri hatırlayıp hatırlamadığını sorarlar. Şair de bunları hatırlamadığını ama bunların önemli olmadığını ve asıl nedenlerin kişi şiire başladıktan sonra ortaya çıktığını söyler. Yine ona göre bu nedenleri en iyi şiir anlatacaktır. 1959 yılında çıkan Dünyanın En Güzel Arabistanı kitabında da şair, (Bir Kantar Memuru İçin) İ N C İ L şiirinin üçüncü dipnotunda şöyle diyor: “Bilinir hikâyedir bu işin sonunda alışkanlığa varması, bir sürü yıkımlar bıraktıktan sonra kıvrılıp yalayan saran gemici düğümleri gibi pek, o yangın sonuna doğru bile ısıtır olamıyor değerini bulamadıkça. Sonra onarmak tapınaklar kurmak ya da küreyip yeni baştan girişmek gerekiyor. Bu düşünce insana göre değil yıkım yıkım sarsıntılardan deneye deneye süzülmüş ağır tıkanık ağrılı acılı –artık durulmasını ister- insana göre değil ama demesi kolay, en iyisi pişmanlıkları taşımak o yanıklığı ateş ateş taşıyıp sürmek, ama her yerde aldanmaya başlamanın aldanmayı istemenin yolunu buluyoruz.” Ben Turgut Uyar’ın bu şiir-sözünün bu iki soru için de oldukça açımlayıcı olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki, daha evvel de dediğim gibi, “biri seni bir bok yapar sonra üstüne sifonu çeker, tarih budur.” İkinci Yeninin bir bütünlük olarak ele alınan ama aslında her biri özgün birer şiir anlayışı öneren şairleri, Orhan Koçak’ın belirlemesiyle şairin “kendini yarattığını” gösteriyor. Uyar, Berk ve Cansever’de vuku bulan ilk kitabını ya da kitaplarını reddetme, ilk kitabından kitaplarından uzaklaşma girişimi tam da kimsenin kimseyi şair yapmadığının, antolojinin ve geleneğin buna klişeyi ve hazır metin düzücülüğünü de katalım, karşısına alan kişinin metni dokurken nasıl bir mücadele verdiğini gösteriyor. Benim burada sormak istediğim sorulardan birisi şiir metninin başındayken şair “şairliğinin” farkında mıdır? Bir “şair olmuşluk”la mı şiirin başına oturur yoksa şiirle birlikte inşa edilen ve tekrar ve tekrar yıkılan bitimsiz bir süreç midir bu? Retorik zeminde “şair” kavramı ile ilgili etik, politik, toplumsal ve öznel birçok tanımlama yapılabilmesine ve önerme sunulabilmesine karşın, işin yaratım kısmı ve bu yaratım sürecindeki öznenin ne’liği sorusu çok da kolay cevaplanabilecek gibi gelmiyor bana. Turgut Uyar’ın bir denemesinde dediği gibi okurun nihai hedefi yapıttır, o onu bekler ve yapıtı severse karşındaki ona göre şairdir; oysa şair için (bu da bir önermeden öte gidebilecek bir açıklama değil, kabul) önemli olan yaratım sürecidir, yapıtın ortaya çıkması. Sonrası ya dar bir dolaşım ağına ya da görece daha geniş bir dolaşıma ve kültür endüstrisine mal olacak bir toplam. Burada benim önemsediğim, şiir yazan kişinin karşısına antolojiden neleri aldığı, bunlara karşı nasıl bir mücadele yürüttüğü ve yürüdüğü yolda ne kadar ilerlemeye cesaret edebildiği/edebileceği. Kişi, bir geleneği ve bu gelenek içinden seçtiği kimi rotaları karşısına alıp onlara direnirken kendini tanımlama noktasında geri sıralarda değil, en öndedir kanımca; ancak şöyle ki ne yapacağını bilemediği, yaptığı şeyin daha ötesine gitmesi gerektiği baskısını hissettiği, oraya adım atmaya çalıştıkça hep potansiyelinden bir adım geride kaldığı anda, tam da kendini tanımlayamama noktasında en ön sıralarda. Bundan sonrası fotoğraflar, gazeteler, dergiler, eleştiri yazıları, yerme yazıları, sövgü yazıları, polemiklerle dallanan budaklanan bir mekanizma ve bu mekanizmanın dişlilerini yağlamaya yarayan kimi sıfatlardan ibaret. Bu noktada Turgut Uyar’a katılıyorum sanırım, ne zaman ki kişi ustadır, yolunda gittiği şiirin en yetkin ürünlerini veriyordur kişi şairliği ile anılmaya hak kazanır; ama o nokta, hadi Uyar kadar sert söylemeyeyim, onun şiirinin sonuna yaklaştığı yer oluverir. Ne zaman kişi, eline bir taş alır yontmaya başlar ve şekillendiğini anladığında onu bırakır, başka bir taşa geçer ve sonra bir diğerine onun şairliğinden şüphe edilir; ama belki de en yetkin yapıtını hazırlıyordur.