Lotus Yiyenlerin Şehrinden Mektup - Umut Taylan

 

Lotus yiyenlerin şehrinde gece üstünüze doğru geliyor ve gördüğünüz rüyaları anlatacak kimseniz kalmadı. Asla istediğiniz kadar sevilmediniz ve aynada kendinizle eskisinden daha sık karşılaşıyorsunuz. Kaçındığınız eski bir tanıdık haline gelen yüzünüz genişliyormuş gibi bir hisle kendinizi dışarı attığınızda dünyanın gerçekten sağlıklı bir zihne ve iyi bir kalbe sahip olan biri tarafından yaratılmadığını daha iyi anlıyorsunuz. Zaten Tanrılar ya yaşlandı ya da öldü. Bütün günahların modası geçti. Eski stil alışkanlıkların artık çok daha uzağında kenti düşünmemeye çalışıyorsunuz. Kadınla, dumanla, terle, parmak uçlarınızı açıkta bırakan siyah eldivenlerle sıkıca tuttuğunuz sigaranın  ateşi kalbinizi aydınlatan tek ışık. O da kısa bir zaman içinde asfaltın üstünde hiç tanımadığınız birinin ayakları altında ezilecek ya da kendiliğinden sönecek. Birisi hiç gereği yokken kalkıp Sorun yok bebeğim, yalnızca hayattayız. Ve bunun için herhangi bir ilaç yok  diyecek. Hem de hiç gereği yokken.

Nerede başladı ve nerede bitti? Bu soruyu kimsenin sormaya cesareti yoktu. Bedeller ödenmeliydi, ödendi. Kalpler kırılmalıydı ve kırıldı. Bitmesi gerekiyordu. Bitti de. Dünyanın çekirdeğine doğru amaçsızca düşen değersiz ve küçük buz parçaları gibi mutlak düzensizliğe ve en az enerjiye doğru yol aldık tanımayı aklımızdan geçirmediğimiz bedenlerde ve kalplerde.  Uyuyabilmek için reçeteli ilaçlar, uyanabilmek  için illegal maddeler peşinde koştuk umutsuzca. Lotus yiyenlerin şehrinde gece üstümüzden geçti ama sorun değildi. Biz zaten yolun ortasına aniden fırlayıp kendimizi son sürat gelen gecenin ve şehrin üstüne atmıştık. Suçlanması gereken birilerini bulmakta bu dünya hiçbir zaman sıkıntı yaşamadı nasılsa.

Yine de sana bakınca güzel birkaç şey söylemek istiyorum. Ama bunu becerebileceğime olan inancım aklıma gelen ilk hecede yok oluyor. İkimiz için de üzgünüm. Bilirsin, artık kimse gerçekten dokunmuyor. Sanki parmaklarımız bize fark ettirmeden birer jilete dönüşmüş gibi. Dokunduğumuz yaralanıyor ve uzaklaşıyor. Size dokunan, mutlaka bir iz bırakıp, ellerine ve giysilerine bulaşmış kanla gözden kayboluyor.  Nerede okumuştum tam olarak hatırlamıyorum ama ölürken bile hayaletimiz bir kenardan olanları izleyip ölümümüz hakkında insanlar ne düşündü, ne hissetti bilmek istiyor. Lotus yiyenlerin şehrinde hayaletler yalan söylemiyor. Zaten kelimelerden başka neyimiz kaldı oynayabileceğimiz ? Bütün oyuncaklarımızı kırdık. Büyümek, ex olmak sanıldı. Bir keresinde bana mutlu sonların gerçek olmadığını söylemiştin. Ve eklemiştin: her bir hikayede genç kızla genç erkeğin en mutlu oldukları ve her şeyin iyi gittiği noktada hikayenin sonlanmak zorundadır. Bunun arkasında yaşanan sadakatsizlikleri, acıları, kavgaları, ölümleri ve krizleri kimse ne bilmek ne de yazmak ister. Bu yüzden mutlu sonlar plastiktir. Gülmüştüm bu söylediğine. Şimdi kafatasım çatlayacakmışçasına baskı yapıyor beynime oysa.

Bilirsin, Lacan her aşkın mükemmel anından bahseder. O an, aşkın hakikate ve tanrısallığa bürünmüş hali olarak belirir ve o an sonsuza değin sürecekmişçesine bir hissi ardında bırakarak bir daha asla görünmemek üzere yavaşça gözden kaybolur. Bize çocukken anlatılan mutlu sonla biten büyün masalların ve hikâyelerin bize yaptıkları en büyük kötülük de buydu: yalnızca çok kısa bir anlığına ve yalnızca bir kere yaşanabilen o Mükemmel Anı bize sonsuza değin süreceğine inandırdılar. Şimdiyse görülemeyecek kadar karanlık, duyulamayacak kadar gürültülü o mükemmel an. Kaybedilmesi gerekti ve kaybedildi.

Çocuklar, annelerini, babalarını ve Tanrıyı affedebilirler. Ama onlara anlatılan masalları ve hikâyeleri asla affetmemeliler.

 


(umuttaylan.wordpress.com'dan alınmıştır.)